Dr Onur

Özalmete

Psikiyatrist & Psikoterapist


Blog Yazıları

Kişisel blog yazılarımı ve çeşitli dergi, kitap ve sitelerde yayımlanmış yazılarımı bu sayfada bulabilirsiniz.

Bilinç üzerine ahlak dışı bir deneme

March 13, 2017Onur0 Comments

Bilinç üzerine ahlak dışı bir deneme

* Ekim 2009’da Nef(e)s dergisinde yayımlandı: “nef(e)s – nörofelsefe dergisi”, BARİLEM Felsefe ve Psikiyatri Grubu, Ed: Ali Sever, Ürün Özer

“Duyularım saldırıya geçmişti ama algıladıklarımın ne olduğunu bilemiyordum! Şimdi bile açıklayamıyorum. Tıpkı simerliç’i açıklayamadığım gibi. Simerliç’in ne olduğunu biliyor musunuz? Hayır. Ben de bilmiyorum çünkü benim uydurduğum bir sözcük bu. Yalnızca bir sözcük. Bir anlam verilmediği sürece hiçbir şey ifade etmiyor. Aynı şekilde, renkler, sesler, farklı sıcaklık ve basınçlar, darbeler, bükmeler, kaşıntılar, yanmalar, özlemler; çırılçıplak ve savunmasız haldeki bana saldıran milyonlarca duyum birimi de hiçbir şey ifade etmiyordu. Ne anlama geldiklerini bilmiyordum. Ya da ne olduklarını. Neye zorladıklarını. Bu durumu başka bir şeyle karşılaştıramıyorum bile. Belki de doğmak buna benzer bir şeydir. Sanmıyorum ama. Böyle olsaydı hiçbirimiz doğumdan sağ çıkamazdık. Ama ben çıktım.”

Öldükten hemen sonra, başka bir galakside Hiçi’ler tarafından üretilmiş bir elektronik matrikse bütün zihni aktarılan Robin’in “hissettiği” şeyler bunlar. Frederik Pohl, bizden çok çok ileri bir uygarlık olan Hiçiler ile insanlığın buluşmasını anlattığı bilimkurgu romanı Hiçi Destanı’nda kahramanının bedeninden, varlığından ayrışmasını kendi tabiriyle “enginleşmesini” böyle tasvir ediyor. Burada aktarılan kayıt yalnızca hipokampüste, amigdalada ya da beynin diğer bölgelerinde kayıtlı verilerden ibaret değil. Kendilik bilinci, var olduğunu bilme veya düşündüğünü düşünme durumu; filozofların, bilimcilerin yüzyıllardır peşinden koştuğu “ruh” dediğimiz ama yeterince tanımlayamadığımız şey; diğer adıyla qualia. Bilimkurgunun güzel yanı da burada, nörobilimle ya da fizikle tam olarak tanımlayamadığımız qualia’yı bir çırpıda beyin dediğimiz elektro-kimyasal matriksten Hiçi yapımı elektronik veri depolama birimine aktarıyor. Ölümsüzlük ütopyasını fizikalist bir yaklaşımla ele alıyor Pohl. Ancak aktarılan şeyin tam olarak ne olduğuna değinmiyor; yalnızca beynin bir fonksiyonu olarak yaklaşıyor bilince. Diğer taraftan beyin ve bilincin ayrıştırılabileceği düşüncesiyle dualist bir eğilimi de var bu ütopyanın.

Kim bilir, belki de ileriki bir tarihte bedenimiz öldüğünde zihnimizi elektronik bir yöntemle yaşatabileceğiz. Yıllar önce izlediğim bir çizgi filmde, bilincin beyinden damıtılması yerine beyini bedenden ayırıp bir kavanoza koymuşlardı. Beyin, kavanozdan çıkan kollarıyla bir robot olan bedenini yönlendiriyor, çizgi filmdeki bütün kötülükleri bu şekilde yapıyordu. Neticede orada da bir ölümsüzlük ütopyası vardı ama asıl vurgu, beyinin “kötülüğü” temsil etmesi üzerineydi. Bütün kötülüklerin kaynağı olarak beyin ya da bilincin görülmesi teması aslında oldukça yaygın ama şimdi konumuz bu değil. Ölümsüzlük-sonsuzluk temasına geri dönelim. “Ayrışma” fikrine dualistik yönü nedeniyle sıcak bakamasam da ölümsüzlüğü vaat ettiği için bu fikir insanı heycanlandırmıyor da değil. Bırakın beyni, beden olmadan da bilincin olamayacağı fikrindeyim. Ama beden yerine elektronik bir aygıt geçerse “ayrışma” gerçekleşebilir mi? Bu bir ütopya ve neden olmasın? Yeterki doğayla ilgili temel yasallıkları ihmal etmesin, bütün bilimsel ütopyalara kişisel olarak kapım açık. Zira, bilimsel problemleri kafaya takanların bilim kurgudan kopmaması hatta ondan beslenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bilim kurgu yazınında bilinç ya da qualia problemi ile ilgili bolca örnek olsa gerek. Gelecek sayılardan biri için bununla ilgili kapsamlı bir tarama yapmayı planlıyorum.

Şimdi bazı eksenlerde bilinç problemini tartışmaya başlayabiliriz. Bana göre, bilinç tartışmalarında nörobilimsel ve evrimsel eksenin öne çıkması kaçınılmaz ve gereklidir. Çünkü ele aldığımız karmaşık makinenin bilgisine nörobilimle, öyküsüne evrimle ulaşabiliyoruz. Ancak bilincin maddi temeliyle ilgili pozitif bilimlerin oldukça ufuk açıcı çıkarımları olsa da “qualia”nın ne olduğu konusunda ileri sürülenler genellikle okuyucuları tatmin etmez. Aslında, tatmin olmamanın kendisinde epistemolojik bir kusur bulunuyor. Çünkü bilimsel bilgi insanın (ölümsüzlük isteği gibi) duygusal ihtiyaçları karşısında biraz katı ve sert duruş sergileyebiliyor. Bu da biz insancıkların bilimsel olandan sapma eğilimini besleyebiliyor. Epistemolojik kusurlar duygusal ihtiyaçlarımızla başlıyor belki de. Çünkü duygularımız sabırsızlığa yol açıyor; bilimin yüzyıllara yayılmış yavaş ilerleyişini beklemek istemiyoruz. Haklı da değil miyiz, şunun şurasında üç beş on yıl içinde ölüp gideceğiz, ölümsüzlüğü göremeden. Diğer yandan bilimsel olana sadık kalmakla birlikte, bilinç tartışmalarında bazı sapmaları göze almalıyız. Zira bilincin ortaya çıkışı bir tür kusur/sapma olarak kabul edilirse metafiziğin riskli yollarında dolaşmanın bir sakıncası olmamalı. Bir başka neden de spekülasyon ve metafiziğin bilime enerji sağlıyor olması nedeniyle onlardan vaz geçemiyor oluşumuz.

Henüz yazının başında bilinci neden bir kusur ya da sapma olarak ele alıyorum? Anlatmaya çalışacağım. Ama önce, sonsuzluğun içinde sonlu olmanın acı verici hissi ya da ölümlülük bilincinin dayanılmazlığıyla başlayalım, isterseniz. Bu yükten nasıl kurtulabilir insanoğlu? Yaşlanan, hastalanan, eriyen, çürüyen bedenimizle acı çeken ruhumuzu ayrıştırmakla biraz olsun rahatlamıyor muyuz? Dualist yaklaşıma göre, bedensel varlığınıza her şey olabilir ama ruhsal varlığınız tıpkı Tanrı gibi ya da Tanrı’nın bir parçası olarak sonsuzdur. Bilincin, ölümlülük bilincinden türediği savıyla tartışmayı sınırlandırmak niyetinde değilim. Ancak Robin’in başına gelen şey de ölümsüzlüğü yakalamaktı ya hani; ister ruhunuz cennete gitsin ister Hiçi matriksinde elektronik varlığını devam ettirsin bir temel ihtiyacımız var; belirsiz bir sonluluk yerine (ölüm) belirli bir sonluluk ya da sonsuzluğa özdeş bir sonluluk, ruhunuzun ebediyete intikal etmesi fikri. Ebediyet içinde bir varlık olan sonsuz ruh aslında bir sonluluktur. Çünkü bir tanımı, bir mekânı vardır. Çoğu dinde mekan cennet ve cehennemle betimlenir; ruhun tanımı ise insan bedeniyle yapılır (melekleri, hurileri hatırlayın; hepsi güzel insanlara benzerler). Sözünü ettiğim şey zamansal bir sonluluk değil; tanımlanması, bir temsile dönüşmesi nedeniyle “sonlu” olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Belirsiz bir sonsuzluk fikrinin kendisi ise son derece acı vericidir. Zaten çaresiz kulların ihtiyacı olan şey de sonsuzluk değil bilakis bu sonsuzlukla baş edebilme ihtiyacıdır.

Nereden çıktı bu sonsuzluk-sonluluk kavramları? Ya da bu tartışmaya nereden geldik? Aslında burada sorunu yaratan ya da tartışmaya yol açan şey bilincin kendisi! Biz ölümlülerin “farkında” olduğu sonsuzluk ve sonluluk kavramlarını bilinç üretiyor. Ve hatta zamanın kendisini de öyle! Mutlak bir zaman, mutlak bir sonsuzluk bulunduğunu söyleyebilir miyiz? Yani bilincin ötesinde orada olmakta olanlar ve bir takım şeyler var; bilinç onlara ölçü biçtiğinde zaman, sonsuzluk ve sonluluk gibi kavramlar ortaya çıkıyor. İnsan, günleri, ayları, yılları kendi ihtiyaçlarına göre tanımlıyor; yoksa evrenin zamana ihtiyacı yok kanımca; orada yalnızca oluş ve hareket var. Demek istediğim şu; kavramlardan ve atıflardan arındırılmış, kendinde olan şeyin-evrenin- değil, kavramın kendisinin acı vericiliği söz konusu. Bilinç ortaya çıkana kadar sonlu/sonsuz diye bir şey yoktu!

Diğer taraftan, sonluluk ya da ölümlülük bilinci değil üzerinde durmak istediğim konu. Çünkü sonluluk/ölümlülük bilinci, bilincin öncesinde mutlak olarak var olan şeylerle değil, bunların temsilleriyle başlıyor. Kısaca başlangıcın ne olduğunu tartışmak istiyorum. Yukarıda söz ettiğim “kusur”dur bilinci ortaya çıkaran. Yasak olanı yapmakla başlar insanoğlunun serüveni. Yasak elmayı yemek, cennetten kovulmak… Bilinç bu nedenle kendisiyle çok uğraşır, ne olduğunun cevabını arar yüzyıllarca. Kusurludur, çünkü acı vericidir. Doğayla barışık mutlu mesut yaşayan hayvanlardan farkımız da buradadır. Doğadan ayrışmamız, ona yabancılaşmamızdır kusurlu ya da günah olan şey. Bu yüzden insanın cennetten kovulmasıyla başlar tarihimiz. Aslında “kovulduğumuz” yer doğanın kendisidir. Belki de cennet tasvirlerinin doğanın bakir resimlerine benzemesi bu yüzdendir. Diğer bütün kavramlar gibi insan bilincinin ürünü olan bütün dinsel temalarda, “farkında” olmanın aslında acımasızca verilmiş bir ceza olduğu, zira günahın büyük olduğu vurgulanır. Peki dinlerde günah ve ceza ile birlikte anılan bilinçlilik halinin başlangıcı pozitif bilimlerin penceresinden nasıl görünüyor? Soruya yanıt aramadan önce bir not düşmek istiyorum; maddeci ya da ampirik yaklaşımlarla teoloji arasına keskin sınırlar koymak niyetinde değilim. Çünkü insanın anlama-anlam verme ihtiyacıyla ilgili olan iki yaklaşım da son derece doğal ve kaçınılmaz süreçler.

İnsanın hayvandan farklılaşması, doğayla -nesnesiyle- kurduğu ilişkinin evrimiyle başlıyor. Evrimsel öykümüzü her birimiz dünyaya geldiğimizde yeniden yaşarız. Kendi ve annesi (ya da doğa) arasında ayrım yapamayan bebekle, ben ve öteki ayrımı olmayan hayvanın durumu benzerdir. Ama bebek kendi mikro tarihinde insanın tarihsel serüvenini yeniden yaşayarak insan olur; bilinç kazanır. Aslında insan ya da diğer canlılar arasında, insan yavrusunun yaşadığı özel sürece kadar, özsel bir fark bulunmuyor. Diğer tüm canlılarla ortak bir belirlenişimiz var. Bütün canlıların ortak bir atadan devraldığı genetik materyali devam ettirmek, tek belirlenişleridir. Bunu DNA’mız istiyor. Bu nedenle, ister tek hücreli terliksi hayvan olsun, ister insan, bütün canlılarda homeostatik dengelerini devam ettirebilmek için zararlı uyarandan kaçınma ve dengeyi sağlayan-bütünleştiren uyarana, duruma ya da nesneye yönelme eğilimi bulunuyor. Aslında içgüdüsel nesnesinden ayrılan, ona ulaşmasının önünde engeller olan hayvan da hem o nesnenin hem de engellenmenin “farkında” oluyor. Ama bu farkındalık kendinin bilincine dönüşmüyor. Bunun için başka şeyler gerekiyor. Evrimin bir aşamasında, insanın nesneye yöneliminde, arzu ile eylem arasına giren zamansal boşluk, bir şekilde “tasarım”a dönüşüyor. Eylemin tasarımı, bilincin kökenini oluşturuyor. Sözünü ettiğimiz tasarım, motor etkinliğin zihninde simule edilmesidir. Bu nörogörüntüleme çalışmalarında da gösteriliyor günümüzde. Motor bir etkinliği zihninde canlandıran deneklerin beyinlerinin bu eylemi sağlayan bölümlerinde aktivite gözleniyor. Hareket yok ama aktivite var.

Ama bilincin gelişimi için nesneye nasıl ulaşılacağının tasarımı yeterli değil. Nesneden ayrı olmanın, ona ulaşamamanın bilinci; tasarımdan fazlası, yani “yasın” kabullenilmesi süreci gerekiyor. Bir başka deyişle tasarımsal sürecin kendisi nesnenin yerine geçiyor. Bir tür avuntudan söz ediyorum. Kedinin ulaşmaya çalıştığı ciğerse eğer, insan o şey için şiir yazıyor, şarkılar söylüyor, ölüyor-öldürüyor. Kedi de öldürüyor nesnesini ama o şeyin kavramı ya da temsili için değil. Bir türlü ulaşılamayan o nesnenin peşinden koşuyor insan. İşte insanoğlunun yasak elmayı yemekle kaybettiği asıl arzu nesnesinin yası, bilincin kendisidir. Bu nedenle bilinç, bir türlü ulaşamadığı nesnesinin arzusuyla yanar tutuşur tarih boyunca.

İşte insanoğlu nesnesinin temsillerinin, onun yarattığı yokluk hissinin giderilmesi için çırpınırken aslında ulaşmaya çalıştığı şey bu hissin ortadan kalktığı durumdur. Doğa olaylarının, hastalıkların, ölümün yarattığı ankiseyete ile baş edebilmek ister insanoğlu. Anksiyeteyi yenmek ve huzura, bütünlük-denge haline ulaşmak ister. İşte arzuladığı şey budur insanın; homeostatik denge hali ya da her şeyi unutmak; bilincin kendisini yok etmesi. Farkında olmak acı verir. Uyuyunca neden rahatlarız? Ya da rahatsız olunca neden uyuruz?

Bu haliyle insanın aslında terliksi hayvandan pek de farkı yoktur ama tasavvur edebileceğimizin çok ötesinde karmaşıktır. Yanlış anlaşılmasın, bilinçle ilgili açmazlarımızın bu karmaşıklığın çözülememesinden kaynaklandığını kastetmiyorum. “Ben” bilincinin dayanılmaz ağırlığı bir gün mutlak olarak bilincin nörobilimsel açıklaması yapıldığında ortadan kalkacak mı? Hayır. Tıpkı diğer tüm nesnelerle ilişkimizde olduğu gibi bilginin de hiçbir zaman tam olma, tamamlama olasılığı yoktur. Hiçbir nesnenin bizi bir türlü huzura kavuşturamaması gibi. Aşkın ateşiyle yanan bir insanın, aşık olduğuna kavuştuğunda başka aşklar araması gibi, bilgimiz hiçbir zaman yetmeyecek bize. O yüzden bilincin kendi özsel yapısı nedeniyle kendini yeterince açıklayabilmesi mümkün değil kanımca. Ölmediği sürece kendi kendini doyuramaz bilinç.

Bilincin kendisi; farkında olmanın, düşündüğünü düşünmenin kendisi, bu açmaz- çaresizlik hissine yol açıyor. Varoluşsal acımız hiçbir zaman bitmeyecek gibi görünüyor. “O” nesneye bir türlü ulaşamayacağız. Arzu nesnemize ulaşmak demek tarihin sonu olurdu kanımca. Hareket, eylem ortadan kalkardı. Bilinç de bir süre sonra gereksizleşir, yok olurdu. Demek istediğim, bu yas ve acı dindiğinde çoktan ölmüş oluyoruz. Organik varlığımızın inorganik varlığa dönüşmesi; bütünüyle dengeli, kararlı duruma dönmek, entropinin zaferi; ama bilincin kaybolması, tarihimizin sonu…

Ölümlülük bilinci, yukarıda söz ettiğim anksiyetenin yalnızca bir parçasını oluşturuyor. Bilinçli olmanın anksiyetesi tek başına ölümden korkmaktan kaynaklanmıyor bir başka deyişle. Evrimsel açıdan düşünürseniz ölüm korkusu, bireyin ve dolayısıyla türün genetik devamlılığını sağlayan dürtülerden yalnızca bir tanesidir. Örneğin üreme dürtüsü başka bir evrimsel belirleyendir. Üreme dürtüsü olsun, zararlı uyarandan kaçma dürtüsü olsun uzun erimde genlerin sürekliliğini, birey için ise homeostatik denge halini, huzur halini sağlar. İşte bilinç de bu huzuru arar. Ölümden korkmak, özü değildir bilincin.

İşte bilincin evrimi de bir hayvan türüne denge ve devamlılık halini devam ettirme güdüsü sağladığı için büyük bir avantaj yaratmıştır. Bilinçli olmanın yarattığı huzursuzluk, bilinçli hayvanın aradığı nesnenin peşinde bütün dünyayı ele geçirmesine yol açmıştır. Bir tür açısından ne büyük kazanç; diğer türler açısından ne büyük haksızlık! Bugün dünyadaki diğer tüm türler için tehlike arz eden insanoğlu aslında kendi acısının kurbanıdır. Doğanın bir parçası olarak mutlu mesut yaşamak varken, doğadan ayrılma, ona başkaldırma, sınırsızca tüketme, yok etme arzusu. İnsanoğlunun bir türlü doymamasının ardında da bu neden yatıyor kanımca; zihnindeki bir türlü doldurulamayan boşluk neden oluyor iyi kötü her şeye.

Kendisiyle uğraşan bilinç için “acı çekme” metaforunu kullandım. Dinlerde de “günâhkârlık” ve “günâhından arınma” gibi temalarda bu metaforun kendine yer bulduğuna değinerek aslında kökende bilincin varoluşsal rahatsızlığının bulunduğunu vurgulamaya çalıştım. Yukarıdaki kısmen spekülatif olan tutuma rağmen, sözünü ettiğim trajik durumun madde ve enerjinin henüz tam olarak açıklayamadığımız hareketinin bir sonucu olarak ele alınmasının gerekli olduğundan şüphe etmiyorum. Ama tekrar tekrar vurguladığım gibi hiçbir zaman buradan hareketle hayatın anlamını bulamayacağız. Peki neden uğraşıyoruz, eğer mutlak bilgiye ulaşamayacaksak? Bu uğraşın kendisi, uğraşın hedefinden, nesnesinden daha önemli. İnsanı insan yapan şey, farkında olmasının rahatsızlığıyla hareket etmesidir. Doğadan kopan ve onu günümüzde yok etmekle meşgul olan insan, yıkıcılığına yol açan şeyin kendisinde aslında bir başka potansiyel de taşıyor. Filozoflar da bu potansiyelin açığa çıkması için, suçlu bilinci kurcalamaya, düşünmeye, üretmeye devam edecekler.

Okuduğunuz denemeyi felsefe alanında bilinçle ilgili tartışmalara dair bir grizgâh olarak kabul edin. Yukarıdaki aforizmaların felsefe tarihindeki karşılıklarını ve bununla ilgili atıfları yazının kapsamına almamayı tercih ettim. Buna bir erteleme de diyebiliriz. Yazının başlığındaki “ahlak dışı” olma mevhumuna gelirsek; ahlak felsefesiyle ilgili bir gönderme olduğunu umarım anlamışsınızdır. İnsan bilincine yüksek değer atfetmeyle ilgili bir rezerv koyduğumu (aslında bunu 19. Yüzyılın ortalarında Darwin yapmıştı) ifade etmeliyim. Ahlak dışılık bununla ilgili…

Önümüzdeki sayıda** filozofların bilinç tartışmalarının tarihine kısa bir göz atmayı planlıyorum. İnsan bilincinin yok ediciliğinin ve yapıcılığının felsefi izdüşümlerinin izini süreceğim. Doğanın efendisi olarak -aşkın- insan kavramına karşılık doğaya içkin olan insan kavramını incelemeye çalışacağım. Bir başka deyişle “kendinde şey”e karşılık “kendisi için şey” kavramlarını, sırasıyla Kant ve Hegel felsefesi bağlamında ele alacağım. Bu iki filozof, insanı, insan bilincini anlamaya çalışırken aslında “Bunca mücadele, savaşlar, yıkımlar, yeniden oluşlar, şiirler, öyküler, acı ve mutluluk neden var?” sorusunun yükünü taşımakta olan tarihsel kimlikler olarak düşünüyor, hareket ediyorlardı. Bana göre, bilinç tartışmalarının sözünü ettiğim bu ağır yükü dikkate almasında fayda var. Zira doğa ile tekrar barışmamızın başka yolu yok gibi görünüyor.

Onur Özalmete