Dr Onur

Özalmete

Psikiyatrist & Psikoterapist


Blog Yazıları

Kişisel blog yazılarımı ve çeşitli dergi, kitap ve sitelerde yayımlanmış yazılarımı bu sayfada bulabilirsiniz.

Seçimler ve Psikanaliz üzerine söyleşi

March 13, 2017Onur0 Comments

Seçimler ve Psikanaliz üzerine söyleşi

* 7 Haziran 2015 seçimlerinden kısa süre önce spotdergi.net internet dergisinde yayımlanmak üzere Vildan Tekin’in sorularını yanıtladığım söyleşi:

Arno Gruen’e göre ‘büyük liderler aslında sahte tanrılardır. Ve insanların sahte tanrılara ihtiyaç duymasının nedeni, çocukluktan itibaren gerçekliğe değil de imaja göre şekillenmiş olmasıdır.’ Bu imajların koruyucu, otoriter ve biraz da korkulan insanlar olduğunu görüyoruz. Buradan yola çıkarak liderlerin tanrı yerine konulması için psikanaliz bize söyler?

Psikanalizin kültür, sanat, sosyoloji, sosyal bilimler ve siyaset bilimi ile ilgili birtakım süreçleri okumada çok önemli katkısı olmuştur. Freud da son dönemlerinde antropolojiyle, sosyal psikolojiyle ilgileniyor ama kuramın ortaya çıkışının temel sorusu aslında doğanın nasıl insana dönüştüğü ve dolayısıyla kültürün nasıl oluştuğuyla ilgili. İnsanın anne karnından çıktıktan sonra kültürel ortamda ikinci doğuşundan bahsediyor psikanaliz. Bununla ilgili asıl kopuş Freud’un Oedipus Kompleksi dediği süreçte gerçekleşiyor. Oedipus’la Freud, Yunan Mitolojisi’ni refere ederek, bebeğin 18. aydan itibaren yaklaşık 3 yaşa kadar olan dönemde annesiyle bir ve bütün olduğu, yani ‘ben’ ve ‘öteki’ ayrımının olmadığı durumdan, ‘ben’, ‘öteki’ ayrımının oluştuğu ve artık bir kültürün öznesi haline geldiği dönüşüm sürecini tanımlıyor. Sonrasında toplumsal dinamiklere, sosyolojik sürecin işleyişine baktığımızda da aslında elimizdeki temel malzeme Oedipus. Tanrıların ortaya çıkması, liderlerin ortaya çıkması, doğa insana dönüşürken belirli bir toplumsal yasanın belirlenmesiyle gerçekleşiyor ve bununla Oedipus arasında doğrudan bir bağlantı var.

Aileyi devletin en küçük birimi olarak varsayarsak, Oedipus kompleksinden yola çıkarak insanların devlette de o aile içindeki baba figürünü aradığını ve ona yönelik bir bilinçaltı işlediğini söylemek mümkün müdür?

Tabii ki söyleyebiliriz. Başka primat topluluklarına bakalım. İnsanlar gibi grup halinde yaşayan şempanzeler, bonobolar, goriller vb yani insana yakın olan, kuyruksuz maymunlar denen büyük maymunların zekaları diğer pek çok canlıya göre oldukça gelişmiş. Ve bir grup yaşantıları ve grup davranışları var. Oradaki grubun bir arada kalmasıyla ilgili adaptif süreçler, grubun sağkalımını artıran, kaynakların grupta tüm bireylerin hayatta kalmasını sağlayacak bir şekilde dağılımını sağlayan, grup içi çatışmaları ortadan kaldıran süreçlerin insan topluluklarında da olduğunu ve daha ileride kültürün ortaya çıkmasıyla birlikte bunun renginin bir miktar değiştiğini görüyoruz. Burada işte aile dediğimiz birimle, ailenin üstünde ortaya çıkan o topluluğun genel yapısı da birlikte evrimleşiyor. O yüzden aile doğmuştur ve iktidarı yaratmıştır demek yerine bu ikisinin aynı süreçten ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Aile ve iktidar kavramının ortaya çıkışıyla beraber Oedipus kompleksiyle de birlikte düşünürsek özellikle bizim gibi toplumlarda asık suratlı, güç simgesi, korkulan lidere duyulan saygı sahiplenici ebeveyn arayışıyla ilgili midir?

Çocuğun ilk karşılaştığı şey annenin ona sağladığı o koruyucu, güven veren, besleyen, bakım veren bir davranış biçimi oluyor. Zaten çocuğun bu davranış kesintiye uğrayana kadar annesiyle ve dış dünya ile kendi varlığı arasında bir ayrım yapamadığı düşünülüyor. Yani ben ve öteki kavramı yok. Soyut bir ben, kendinin bilinci, farkındalığı yok. Tek bir evren var. Ve o evrende çocuğun birtakım bedensel gereksinimleri olduğunda bu anne adı verilen bir canlı tarafından sürekli doyuruluyor. Bu doyumun kesintiye uğramasıyla başlayan sürecin Ödipus olduğunu söylemiştim. Yani babanın devreye girmesi… Aslında bu psikanalizde biyolojik baba değildir. Biyolojik babayı da kapsayan metaforik bir babadan bahsediyoruz.

Örneğin anne, bebeği daha önce her acıktığında, her gerilim yaşadığında doyuran, tutan, bütün evreni kaplayan bir anne olmaktan bir süre sonra çıkmaya başlıyor. Annenin işleri olabilir, hasta olabilir, depresyonda olabilir, işe gidiyor olabilir. Çoğu yerde akşamları bebeği bırakıp babanın odasına gidiyor. Şimdi o annenin bebeği tercih etmediği, bebeği arzulamadığını bebeğin hissetmeye başladığı yerde işaret ettiği şeye ‘bak benim şuraya gitmem gerekiyor, bunu yapmam gerekiyor’ dediği şeye biz ‘babanın adı’, ‘babanın yasası’ diyoruz. Yani çocuğa bir kural koyuyor. ‘Artık eskisi gibi biz her şeyi tamamlayamayız, senin bununla ilgili artık kendin bir şeyler yapman lazım’ mesajını yavaş yavaş vermeye başlıyor. Çocuk annesinin yüzüne baktığında bütünüyle kendisini arzulayan, o tanrısal konumunu bütünüyle aynalayan bir anne görmek yerine, zaman zaman kesintiye uğrayan, ‘evet ben seni arzuluyorum ama bütün arzum seninle ilgili değil, başka yönelimlerim de var. Çünkü bende seninle tamamlanamayan kökensel bir eksik var’ mesajını veriyor çocuğa. Ve tamamlanması için çocuğa işaret ettiği şeye biz yine ‘baba’ diyoruz.

Toplumların lider arayışının, ailedeki ebeveyn arayışı gibi olması bir açıdan doğru. Ama bir taraftan da o liderin ‘babanın’ adını temsil eden, kuralı ve yasayı temsil eden, onu kendi bünyesinde toplayan o diktatoryal özelliklere sahip liderin, vatandaşa, tebaasına vaat ettiği şey iyi korunan, iyi bakılan bir bebeğin annesine baktığında gördüğü vaat değil. Diktatörün altındaki toplumsal yapıda birey o lidere baktığında annedeki sevgiyi, şefkati değil aslında tam da o annenin mutlak, koşulsuz şefkatini yasaklayan yasayı, babayı görüyor. Buradan bakarsak aslında lider arayışında üzerinde ortaklaşılmış bir tür yasağın kabulü ile ilgili sembolleştirme var.

Bununla ilgili Totem ve Tabu kitabında Freud’un söylediği şey de şu; bir insan topluluğunun bir arada yaşamasını sağlayan temel bir kültürel faktör var. Belki de kültürü de ortaya çıkaran bu faktör, yasa ve yasakların toplumsallaşmasıdır. Yani anne-baba-çocuk üçlüsünde gördüğümüz durum aslında bir ilkel kabilede bütün kabileyi kapsayan bir duruma dönüşüyor. Peki kabilenin bireyleri açısından yasak nedir? Bebek için yasak, artık bütünüyle annesinin arzu nesnesi olamayacağını, annesinin başka yönelimleri olduğunu, bebeğin annesinden kopuşun yarattığı eksiği tamamlamak için kültürel alana yönelimde içselleşiyor. ‘Ben artık annenim biricik prensi-prensesi değilim ama benim prens ya da prensese yakın duruma gelmem için, annemin (yerine geçenlerin) arzusunu elde etmem için yapabileceğim bir takım şeyler var.’ İşte babam gibi olabilir, akıllı çocuk olabilirim gibi.

Bunu bir kabile için düşünürsek nasıl olabilir? Freud bunu bir mitolojik anlatımla ele alıyor kitabında. Pek çok gözlemin soyutlaması ve kavramsallaşması olarak Totem ve Tabu’da Freud şunu söylüyor: Kabilenin bütün kadınlarına sahip olan tek bir erkek birey (baba) yerine o babanın ortadan kaldırıldığı ve kardeşlerin hiçbirinin yeniden baba olmamak üzere birbirleriyle uzlaştığı bir mitolojik baba yaratılıyor. O her şeye sahip olan biyolojik babanın yerine bir yasa geçmiştir artık. Bu yasak Freud tarafından şöyle yorumlanıyor; bütün kadınlara sahip olmak bir yana, aynı toteme bağlı olan hiçbir kadına kabilenin erkek üyeleri sahip olamaz, cinsel ilişkiye giremezler. Bu ensest yasağı demek.

Bir başka şey de öldürme yasağı. Bu yasağın bütün kabile tarafından kabul ediliyor ve buna uyuluyor olması, yasağa uyulmadığı zaman cezalandıran bir sistemin varlığını koşul olarak getirmiyor. Bu aslında içselleştirilmiş bir şey oluyor. Artık bu yasaklar herkesin kabul ettiği, tabu olarak ortaya koyduğu ve artık üzerine tartışmadığı, cezalandırma korkusu nedeniyle değil içselleştirdiği için uyduğu bir yasağa dönüşüyor. Bunun ailedeki yani ödipal üçgen denilen anne-baba-çocuk ilişkisindeki yasaktaki karşılığı da şöyle. Diyelim erkek çocuk açısından düşünürsek ‘artık anneni eskisi gibi arzulamayacaksın’ diyor (metaforik) baba, ensest yasağını hatırlatıyor. ‘Annenin biriciği olmak yerine büyüyeceksin, kendine yeni bir seni arzulayan kişi bulacaksın’ deniyor.

Freud’un erkek merkezli bir görüşle oedipus kompleksini açıkladığını söyleyen ve karşısına elektra karmaşasını koyan yaklaşımlardan da bahsetmek gerekir belki. Kız çocukları için de rekabet halindeki bir annenin varlığı…

Freud’un cinsiyetçi bir bakış açısıyla olaya yaklaştığıyla ilgili eleştiri Lacan’ın Freud okumasından sonra yerini başka bir şeye bıraktı. Örnek olarak 3. kuşak feministlerin Freud ve Lacan’ı sahiplendiklerini görüyoruz. Çünkü Freud’un bahsettiği ‘babanın yasası’ dediği şey bir bebeğe annenin yasaklanmasıdır ve bebeğin cinsiyetinin önemi yoktur. Erkek de kız da olsa bebeklere şu mesaj veriliyor; ‘sen artık annenin rahminden çıktın, memesinde, kucağında geçirdiğin vaktin de sonuna geldik. Bundan sonra o koşulsuz mutlak sevgiyi, arzuyu bulamayacaksın ama ona yakın bir şey bulman için yapman gereken bir takım ödevler var.’ Yasak dediğimiz şey aynı zamanda bir takım vaadlerde de bulunuyor. İktidarların söylediği şey gibi; ‘benim vatandaşım zekidir, dindardır, şunu sever bunu sevmez, bunu tercih eder, bunu yapmaz ve şunları hak eder’ gibi. Çocuğa verilen mesajla benzer: Eğer sen bizim istediğimiz gibi bir çocuk olursan sana birçok şey sağlayacağız. Vatandaşa söylenen de böyle bir şey, ‘bizim istediğimiz gibi olursa bu gençlik, onun önünde çok büyük bir Türkiye var, bütün kapılar ona açılacak.’

Annenin arzusu yerine bir başkası tarafından arzulanmayla ilgili kız ve erkek çocuk eril kültürden kaynaklı iki farklı mesaj alıyor. Kız çocuk annesinin kendisini neden eskisi gibi arzulamadığını, neden annesinin biriciği olmadığını merak ettiğinde ve baktığında annesinde gördüğü şey bir eksiklik, erkek çocukların da gördüğünde aynı şey var; eksiklik. Yani annenin de eksik olduğunu, anne eksiği için bir başka şeye (baba) yöneldiğinde çocuk farketmeye başlıyor.

Peki bir küçük çocuğun eksik-tam ikileminde en fazla karşılaştığı şey ne? Fallus. Kız çocuk da erkek çocuk da annenin fallus sahibi birine yöneldiğini görüyor; baba. Erkek çocuğa verilen mesaj şu; ‘sen artık annenin bütün arzusuna sahip değilsin, ama senin de bir fallusun var. Eğer o fallus babanın fallusu gibi olursa, büyük bir adam olursan, pipin büyürse vs. dolaylı olarak anne(nin yerine geçenlerin) arzusunu elde edebilirsin’.

Kız çocuğun gördüğü ise hem annede hem de kendinde eksik olan şeyin yani fallusun sahibi olanın arzu nesnesi haline gelerek, yani babanın arzu nesnesi haline gelerek dolaylı yoldan fallusa sahip olma vaadi. Özetle, erkek çocukta da kız çocukta da yollar şuraya çıkıyor; anne yasak, ileride bir gün belki fallusa sahip olabilirsin. İster kendindeki fallusunu büyüterek ister bir başkasının fallusunu elde ederek.

İşte o fallus denilen işaretleyici-gösteren kültürde bir takım güç imgeleri tarafından temsil edilen her şey. Yani iktidar, iktidarların büyük saraylar yaptırması, büyük silahlara sahip olması, dev yapılar inşa etmesi, heykeller yaptırması, bütünüyle o güce ve varlığa dayalı şeylerin inşa edilmesinin temel nedeni aslında bu iktidarları oluşturan kişilerin de küçükken bir çocuk oldukları zamanlar yasağı kabul edip onlara bir vaatte bulunulmuş olmasıyla ilgili. ‘Bir gün büyüyeceksin ve sende de bir fallus olacak. Böylelikle annenin o kaybettiğin arzusunu geri kazanacaksın.’

Bu vaadin sınırı ortadan kalkınca diktatöre dönüşülüyor. Daha da fazla büyüyor bu arzu, ama hiçbir zaman annesinin o ilk dönemki arzusunu elde edemiyor. Babayı hiçbir zaman yenemiyor aslında. Çünkü o psikolojik olarak mümkün değil. O zaman daha büyüğünü yapmak, daha büyüğünü inşa etmek, daha fazla silah yapmak, daha fazla yeri ele geçirmekle ilgili bir fantezinin süreklileştiğini görüyoruz.

Neden peki o üretilen fallik imge, güç imgesi sınırlı olmuyor? Genel olarak ortalama bir bireye vaat edilen şey budur. Sen büyü, okuyacaksan oku, evleneceksen evlen, iyi bir işin olsun vs. Ortalama bir insan bununla yetinebilir. Ortalama sağlıklı bir insanın davranışında o vaadedilen fallus sahibi olmayla ilgili şey belli bir aralıkta, çok uçmadan çok da dibe düşmeden, arzulama şeklinde devam eder. Diyelim bir profesör ya da bir aydın yeni bir kitap yazdığında birileri tarafından arzulanmayla ilgili doyum bir süre tatmin sağlar ama bir süre sonra yetmediğinde yeni bir kitap projesine girer. Hiçbir zaman tamamlanabilen bir şey değil. Ya da işte insanlar birbirleriyle ilk tanıştıklarında bir fırtınalı aşk dönemi yaşayabilirler. Çünkü o annenin mutlak arzusuna yakın bir şey hissedilir, bu daha standart bir forma geldiğinde kadının da erkeğin de biraz gözleri başka yerlere bakmaya başlayabilir. Bu da yine belli sınırlar içinde kalıyor genellikle.

İşte bazı bireylerde bunun yerinin doldurulamadığını görüyoruz ve bir yerine geçen olarak bu fallik temsil ne olabilir? Para olabilir, büyük bir iktidar gücü olabilir, bir siyasi hareketin, partinin lideri olmak olabilir, bir ülkenin başkanı olmak olabilir ya da bir profesörün yazdığı kitapla kendi bilimsel alanında büyük bir insan olmak isteği olabilir. Bazı insanlarda bunun diğer insanlara göre daha büyük bir boşluk olduğunu ve daha hırslı bir şekilde doldurulmaya çalışıldığını görüyoruz.

Burada sorun diktatör olan bireyin çocukluk döneminde ödipal sürecinde mesajı yanlış almasıyla mı ilgili? Yoksa toplumsal bir süreç mi? Psikanalizin, bütünüyle bireye odaklandığında, bir diktatörün oluşmasında çocukluk döneminde anne-baba-çocuk ilişkisinde o ödipal süreçte bir takım sakatlıkları tespit edeceğini düşünürüz. Ama toplumsal süreç olmadan onun diktatör olmasını beklemeyiz. Toplumlar da onun diktatör olmasının zeminini yaratıyor. İdeolojik, siyasal, ekonomik süreçlerin belli tarihsel birikimleriyle birlikte ortaya çıkan bir toplumsal arzu diktatör tarafından gasp ediliyor. Yani diktatörü ortaya çıkaran sadece kendi bireysel tarihi değil, o toplumun ortaya çıkardığı arzu da -gasp edilen bir arzudur bu- var.

Toplumların arzularından bahsetmişken biraz da partiler üzerinden konuşalım istiyorum. Örneğin; Kürt siyasi hareketinde tanrısallaşmış lider yokken, yani kürt seçmeni için Figen Yüksekdağ ile Selahattin Demirtaş aynı iken, Türk seçmenler için Figen Yüksekdağ neredeyse görünmez. Korkulan baba figüründe olmasa da sadece Demirtaş üzerinden HDP’ye oy verecek ciddi bir kesim var. Yani parti programı, eşbaşkanlık sistemi vs. önemli değil. Yine bir lideri yüceltme durumunun olduğunu söylemek mümkün. Burada da toplumsal psikoloji mi devreye giriyor?

Kültürün o eril özelliğinin olmadığı, cinsiyetsiz veya örneğin Amazon mitinde olduğu gibi anaerkil bir toplum olma olasılığı psikanalizde tartışmalıdır. Verili olan bir eril kültür var, fallus var. Ve bütün kültür çocuk doğduğu andan itibaren o fallusun varlığı ve yokluğu üzerine şekilleniyor derken bunun acaba bir alternatifi var mıdır yok mudur üzerine psikanaliz pek birşey söylemiyor. Ama biraz daha derine baktığınızda şunu görüyorsunuz. İnsanın bilinci, insan denilen canlının ortaya çıkması, kültürün ortaya çıkması aslında bir yasayı gerekli kılıyor. Yasa, yani yasak. Yeni doğmuş bir insan yavrusunu alın bir şempanze topluluğuna verin, onlar büyütsünler o bebek insan olamaz. Soyut bir ben bilincine sahip bireyin ortaya çıkması için mutlaka bir kültürün yani yasanın-yasağın devreye girmesi gerekiyor.

Yasa ve yasak en başından itibaren hep fallus merkezli ortaya çıkmış. O yüzden bir miktar karamsar da bir şeydir; eril toplum eleştirisinde psikanaliz tarafından bakıldığında başka çare yok da denilebilir. Bütün kültürü, bütün insan düşüncesini, bilinci, dili ortaya çıkaran şey eğer yasa ve yasaksa ve bu fallusa dayalı bir şeyse bundan sonraki süreçte de erkeklerin bu fallik temsile daha fazla sahip olduklarını göreceğiz.

Bu farklı bir şekilde olabilir miydi? Elbette olurdu. Bir partinin lideri bir kadın olurdu ve tüm toplum tarafından büyük bir beğeni alırdı, tercih edilirdi, lider olarak kabul edilirdi. Ama olaya çok daha yakından baktığımızda o kadının aslında kadın olmadığını, erkekleşmiş bir kadın olduğunu görüyoruz. O yüzden burada Selahattin Demirtaş’ın erkek olması, Figen Yüksekdağ’ın kadın olması; o aradaki biyolojik fark değil temel olan. Bütün toplum ve kültür, iktidar ve güç yani fallus kimdeyse onu lider olarak kabul etmeyle ilgili bin yıllardır bir doğal eğilime sahip. Psikanalize göre insanın insan olabilmesi, kültürün ortaya çıkabilmesi için fallus şart. Tabii bu bir ahlaki önerme değil, bir durum tespiti. Fallusun merkezde olmadığı bir yasa ve yasağın olduğu toplumlar elbette olmuş olabilir. Küçük bir takım kabileler ya da deneyimler. Oradaki yasağı ve yasayı temsil eden, imleyen nedir? Erkek cinsel organı olmasın yine bir şey olurdu. Yine var olurdu.

Ama bu şey toplumsallığa aykırı olmayan, tek bir iktidar imgesi değil de kolektif bir imge olamaz mı?

Ama çocuğun zekası öyle çalışmıyor. Bir çocuğun kendi koşulsuz, sonsuz tanrısal varlığının yıkıldığı ve ‘ben mutlak güce sahip değilmişim. Benden daha büyük bir şey varmış ve ben de ona uyum sağlamalıyım’ dediği süreçteki somut düşünme biçiminde var-yok diyalektiği etkili olur. Çocuk ahlaki düşünmez. ‘Bunu yapmamam lazım çünkü ahlaki açıdan doğru değil’ diyemez. Bu sonradan ortadan çıkan bir şey. Çocuk açısından var-yok diyalektiği vardır. Yani yasak vardır, kural vardır. Var-yok diyalektiğinde birinde görünen öbüründe görünmeyen bir şey olduğu için fallus (penis) aslında rakipsiz bir şey gibi görünüyor. O yüzden birçok yerde, coğrafyanın farklı farklı izole olarak gelişmiş kültürlerinde hep fallusun korunduğu görüyoruz. Tıpkı çocuk gibi ilkel toplulukların da düşünme biçiminde var-yok diyalektiğine en uygun organ olarak ortaya çıkıyor fallus. Yerine geçen bir imleyen yok ki.

Böyle bakarsak ahlak mı falusu doğurmuştur yoksa fallus mu ahlakı doğurmuştur?

Birlikte geliştiklerini söylemek mümkün. Psikanalizin söylediğinden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz; bir toplulukta eğer ki bir bilinç varsa ve ortak bir toplumsal sözleşme varsa mutlaka orada o yasağın, kuralları imleyen bir şeyin olması gerekiyor. Bu Freud’un Lacancı yorumunda çok daha belirgin olarak vardır. Bunun adının fallus ya da erkek cinsel organı olmadığı ama başka bir şey olduğu bir form olabilir.

Anarşizmi düşündüğümüzde bu fallus imgesi yine geçerli midir peki?

Anarşizmi düşünelim. Diyor ki örneğin anarşistler; iktidar olmasın, iktidarın ahlakı olmasın. Bir ahlak yıkımı söz konusu. Ama her ahlaki yıkım yeni bir ahlaki kuruluşu da çağıran bir şeydir. Anarşizmin önerdiği bir ahlak var mıdır? Mutlaka olmak zorunda. Yıktığının yerine bir şey koymak zorundasın. ‘Bu olmasın, bu olsun’ dediği noktada, ‘o olsun’ diyen öznenin ötekini dışlayarak bir tanesini davet ettiği her yerde mutlaka fallus olmak zorunda. Bunun dışına çıkma olasılığı yok. ‘Bu değil de şu olsun’ tercihini yapan öznenin kaçınılmaz fallik pozisyonunu da dışlayan bir hareket de var. Avrupa’da bir dönem etkili olmuş anti-Ödip hareketi. Yani hiçbiri olmasın. Peki ne yapacağız? Delilik! Deliliği överek… İnsanın bilincinin ve rasyonelitenin kurulduğu her durumda mutlaka bir iktidar ve fallus olmak zorundadır diyoruz ya, anti-Ödipçiler de şunu söylüyorlar; hiçbir şey koymayalım. Rasyonalite de olmasın, o zaman deliliği yüceltelim. Şizofrenlerin bir topluluk halinde yaşadıklarında ne ortaya çıkabileceğine dair deneysel şeyler yapılmış. Hiçbir kuralın olmadığı şizofrenlerin yönettiği kurum deneyimleri var ama işler çok kötü gidiyor. Psikanalize göre konuşan bir öznenin olduğu yerde, öznenin bir şeyi değil de ötekini tercih ettiği her durumda mutlaka bir fallik imge olmak zorunda, bir iktidar olmak zorunda.

Toplumsal hareketlerin içinde bulunan insanların bir kısmı şunu söylüyor; ‘tamam peki, biz yerine bir şey önermeyelim, sadece yıkalım. Sürekli devrim gibi sürekli yıkım olsun.’ Yıkımın kendisini, iktidara karşı, o fallik duruma karşı olan, ‘bende fallus yok, ve fallus olmayacak da, söyleminin kendisini canlı tutalım yeter. Çünkü tarihte de örneklerini görümüşüzdür her devrim kendi evlatlarını yiyerek yeni bir iktidar kurar. Biz onu yapmayalım. Sadece yıkalım.’ İşte bu ise biraz daha gerçeklik kazanan bir şey oldu toplumsal hareketlerde.

Sivil toplum hareketlerinin ortaya çıkması, pasif direnişlerin ortaya çıkması, iktidarın bütün gösterenlerine karşı kadınsılığı savunan, ya da iktidara sahip olmamayı, fallusun olmamasını savunan ‘kadınsı pasifliği’ ön plana çıkaran hareketler ortaya çıktı. Yerine ne koyacağız? Dendiğinde ‘yerine bir şey koyma çabasında değiliz’ diyen bir hareket biçimi.

Örneğin HDP’nin ortaya çıkış sürecinde bu tür hareketlerle de arasının iyi olduğunu ve bunun HDP’ye de bir miktar renk verdiğini söyleyebiliriz. LGBTİ aktivistleri, kadın hareketlerini kapsaması, eşbaşkanlıkla birlikte erkek liderin yerine sembolik de olsa kadın lider koyarak bir muhalif duruşunun olduğunu göstermesi. ‘Bununla ilgili bir çabam var. Bununla ilgili bir derdim var. Evet ben de o fallik kültürün ürettiği bütün o güç asarız, keseriz, tek bayrak, tek millet’ diyen erkeksi bütün herşeyi ön plana çıkaran söyleme karşı daha pasif bir şekilde ‘o zaman biz de size şunu yaparız’ demek yerine ‘biz bunu reddediyoruz, kabul etmiyoruz’ diyen, semboller üreten bir hareket ortaya çıktı. Bu hareketin bütünüyle, mutlak olarak fallustan kurtulması mümkün değil. Bununla ilgili çaba harcıyor ama.

Yine partiler ve liderler üzerinden gidersek Kılıçdaroğlu içinse fazla sakin hatta ‘pasif’ yorumunu yapan ve CHP’ye daha ‘yumruğunu masaya vuran bir lider’ gerektiğini düşünen de pek çok CHP’li var. Böyle düşünen insanların da aradıkları baba figürünü bulamadıklarını söylemek mümkün mü?

Eğer toplumlar, toplum sözleşmesini ilkel düzeyde, yani güçlü babanın yerine tanrısal güce sahip bir mitolojik babanın geldiği ve o babanın yasasının ve yasağının kabul edildiği o en ilkel dönemdeki topluluk düzeyinde kalırlarsa onlarda bu mitolojik babayı en çok çağrıştıran bireye yönelimin daha çok olduğunu görüyoruz.

Eğer toplum, sınıf mücadelelerinden kaynaklanan o tarihsel değişimin sonucunda toplum sözleşmesinin insana daha uygun olan biçime dönüştüğü dönemde yaşıyorsa, demokrasi diyelim bunun adına biz, orada o mitolojik babanın masaya yumruğunu vuran güçlü bir bireyle temsil edilmek yerine bir kurumsallık tarafından temsil edildiğini görüyoruz. Demokrasinin daha iyi işlediği ülkelere baktığımızda oradaki parti liderlerinin ya da yönetici kadrolarının güçlü fallik özelikleri nedeniyle değil, o kurumsallığı ve o kurumsallığın gerektirdiği görevi en iyi şekilde yapabilen kişi olma vaadiyle daha fazla seçildiklerini görürsünüz. Çünkü kurum, yasalar, anayasa zaten o mitolojik babayı temsil ediyor yeterince. Gerçek biyolojik bir babaya ihtiyaç yok ki… Zaten binlerce yıl önce o babayı öldürmüşüz. Ve o babanın yerine bir yasa ortaya koymuşuz. Ve herkese şunu söylemişiz; kimse baba olmaya kalkışmayacak, olmaya kalkışırsan bu yasa tarafından cezalandırılırsın, demişiz. Sonra o mitolojik olan, üzerinde uzlaşılan babanın yerine ne gelmiş? Anayasa gelmiş, metinler gelmiş, toplum sözleşmesi gelmiş. İşte demokrasilerin daha iyi olduğu topluluklarda bu mitolojik babanın yerine geçen kurumsal yapı daha iyi işlediği için bir birey olarak babanın devreye girmesine gerek yok.

Bu bağlamda tarihi geriden takip eden topluluklarda kurumsal yapı o babayı, yasayı, yasağı yeterince iyi temsil edemediği için bu durum oluşuyor. Neden temsil edemiyor peki? Örneğin Türkiye’nin hukuk sistemine baktığımız vakit hukuka inanan ve güvenen insan sayısı oldukça düşük. Gerçekten sürece baktığımızda iktidara kim gelirse, hangi kesim gelirse hukukun onun aracına, aygıtına dönüştüğünü görüyoruz. Evrensel ve her şeyin üstünde, bütün bireylerin, iktidarların ve liderlerin üstünde bir hukuk metnimiz, sözleşmemiz, anayasamız olduğunu söyleyebilir miyiz? Daha gelişmiş ülkelere baktığımızda anayasal süreçler daha iyi işliyor.

Peki bizdeki böyle bir anayasa yani temsil edilen bir babanın yasası yoksa ne olacak? Babanın yasasını, biyolojik baba olma iddiasındaki biri ‘ben temsil ediyorum hepinizin yerine’ diye ortaya çıktığında toplumun ihtiyacı olan birleştirici, çatışmaları sona erdirici, o Batıdaki demokrasi tarafından sağlanan işlevin, bir güçlü birey tarafından sağlanmasıyla ilgili arzunun, o diktatörün arzusuyla birleştiğini görüyoruz. Yani % 50’nin üzerinde oy almak, kandırmayla, kömür dağıtmayla, oy çalmayla falan ilgili değil. Bu toplumda demokrasinin kurumları olmadığı sürece kaçınılmaz olarak o yasayı temsil eden tek bir bireye yönelmeye devam edilecektir; ‘bizi temsil eden tek bir birey olsun ve bizim toplumsal barışımızı sağlasın.’

Baktığımızda toplumsal barış gibi bir amacı olmayan, çatışmacı dil kullanan ve birleştirmek yerine kutuplaştıran bir lider figürü olarak Tayyip Erdoğan’ı görüyoruz. Burada birleştirici babayı göremiyoruz ama yine de seçmenler tarafından bir tanrısallaştırma söz konusu.

Başka yolu yok zaten. Eğer bir toplum daha ilkel düzeyde bir takım süreçlerle hareket ediyorsa ve toplum sözleşmesini ortak kabul edilen evrensel değerlere dayalı metinler üzerinden değil de iktidardaki güç olan kesimin yanında olmak ya da karşısında olmak gibi ikili durumlar üzerinden yaşıyorsa o toplumun bir toplumsal barış, birleştirme durumu yaşama olasılığı zaten yok. O yüzden bu durum toplumun geri bırakılması, gelişmesine izin verilmemesi gibi şeylerle de açıklanabilir. Bu anlamda ‘bizim toplum zaten geri, ancak bu şekilde yönetilebilir’ gibi bir mutlak belirlenimden bahsetmeyeceğim. Hayır, geri de olmayabilirdi. Belli tarihsel dönemlerde şansı çok daha yaver gitseydi bugün son derece demokratik, babalara ihtiyaç duymayan, kurumların ön planda olduğunu bir toplum olabilirdi. Ama ne yazık ki bu şekilde gelişmemiş. İşte 80 Darbesi olmuş, sonrasında toplumun bütün kurumları o demokrasiyi inşa edebilecek mirastan arındırılmaya çalışılmış, işkence tezgahlarında vs. geçmişten devralınabilecek o miras potansiyellerinin yok edildiğini görüyoruz. Sonrasında bu toplumun o boş ve çıplak kaldığı yerde kaçınılmaz olarak düşmanlaştırarak, bölerek kendini iktidara getiren bir sürece yönelmesi, böyle bir şeyi desteklenmesi beklenir bir durum. Bu kaçınılmaz olan. Bu yöneliminin kendisi zaten sağlıklı bir şey olmadığı için bunun sonucunda ortaya çıkan babanın da çok müşfik, her şeyi birleştiren, bütün aileye iyi gelen bir baba olmasını beklemeyiz. Zaten bu sağlıksız sürecin ortaya çıkardığı şey de diktatör olur. Böyle bir lider de diktatör olmaya doğu yönelir.

Tarih bu noktada iki taraflı okunduğunda bana daha mantıklı geliyor. Hem o diktatörün kendi arzusunda, yani küçükken anne-baba-çocuk üçlüsünden ödipalden çıkarkenki o babayla olan hesaplaşmasının doldurulamaz, sakinleştirilemez bir hırsla ilgili, örneğin Hitler’de de benzer şeyi görüyoruz, orada oedipustan çıkarken aldığı hasarla ilgili bir durum var. Bir tarafta da bu sağlıksız toplumun kurumlar olmadığı için mitolojik baba arayışı var. Bu ikisinin tarihsel olarak bir araya geldiği momentlerde de toplumların dikta rejimlerine yakınsadığını görüyoruz.

Ama bunlar çok uzun sürmüyor. Çünkü zaten insan kültürünün, bilincinin ortaya çıktığı onbinlerce yıl önce o biyolojik baba yok edilmiş. Yerine bir toplum sözleşmesi getirilmiş. On bin yıl sonra bugün o zamanki babanın çıkıp ‘yasanın yerine ben geçiyorum’ demesi belli bir dönem sürdürülebilir oluyor ama o diktatörlerin sonlarının hep kendi toplumlarını da ateşe atarak yıkıcı bir sonla sonuçlandığını görüyoruz. Toplumlar yine bir yerde o babanın katlini ve onun yasasının anayasal metinler üzerinden tekrardan ilan edilmesini getiriyorlar. Yani on bin yıl önce kabile düzeninde yapılan şey bugün devlet düzeninde yapılıyor. Babanın yasasının yerine geçen mutlak biyolojik baba olma iddiasında olan babanın yok edildiğini ve onun yerine bir ortak anlaşma ya da yasanın geçirilerek toplumların tekrar uzlaştığını görüyoruz.

Toplumların eğilimi aslında tek bir kişiyi mutlak güçlü baba ilan etme yönünde değil. Bu eğilim toplumun ortak bir toplum sözleşmesi tarafından bir arada tutulamadığı dönemlerde geçici bir eğilim olarak ortaya çıkıyor. Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz; diktatörün olmadığı toplum sözleşmesi şeklinde biçimlerin aslında deterministik olarak tarihte ortaya çıkması daha olasıdır. Diktatörlerin ortaya çıktığı biçimler ise tarihteki bir takım çalkantılı dönemlerin ürünleridir.

Tarih ve psikanaliz bize gösteriyor ki her diktatör rejim yıkılmaya mahkumdur şeklinde umutlu bir cümle kurabilirim sanırım.

Tabii. Bir de bu toplumu, geldiğimiz noktada kesitsel olarak ele almamamız gerekiyor. Türkiye toplumu zaten başına bir diktatör koymaya eğilimli bir yapıya sahiptir, bu toplumun genlerine işlemiştir diyemeyiz. Bu tarihsel bir şey. Cumhuriyet öncesi dönemde böyle bir şeyden bahsedemiyoruz. Bir imparatorluk var, o imparatorluğun altında yaşayan halklar var, ama diktatörleşmiş, bütün toplumun arzusunu elinde toplayan tek bir birey var mı diye sorarsak padişah biraz zorlama olarak oraya oturtulur. Çünkü padişahlık babadan geçen bir şey. Toplumun bir babaya tanrısal olarak tapınma isteği ile ilgili bir şey değil. Padişah sarayda oturuyor ama diyelim Osmanlı’nın kapsadığı coğrafyadaki bugün Türkiye’den kovulmuş ya da yokedilmiş, sürülmüş olan azınlık dediğimiz halkların kendi yaşam biçimleriyle yaşayabildiklerini görüyoruz. Onların padişahı Tanrı gibi, baba gibi görmesine gerek yok ki. Kurdukları ilişki çok daha pragmatik bir ilişki. Vergini ver, ürününün bir kısmını ver o da sana karışmasın üzerine dayalı. O yüzden bizim coğrafyamızın diktatör üretmesiyle ilgili doğal bir eğilimden bahsetmek bana göre uygun değil. Bizde bir devlet geleneği olduğunu ve bunun ceberrut olduğunu söylemek de bana göre uygun değil. Ceberrut devlet sonradan ortaya çıkan bir şey. Bu coğrafyanın 1. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı travmadan ortaya çıkan bir şey aslında. Sadece Türkiye’nin yaşadığı bir durum da değil. 1. Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu’da pek çok yerde ortaya çıkan rejimlerin, toplumları bir arada tutan toplum sözleşmeleri ortadan kalktığı için boşlukta kaldıkları noktada o mitolojik babanın ve yasasının yerine bir diktatörün getirildiği süreçlere yöneldiğini görüyoruz. Ama tabii bütün diktatörler yıkılmaya mahkumdur demek mümkün. Çünkü bunu zaten insanoğlu, bizim atalarımız binlerce yıl önce yapmışlar.