Dr Onur

Özalmete

Psikiyatrist & Psikoterapist


Blog Yazıları

Kişisel blog yazılarımı ve çeşitli dergi, kitap ve sitelerde yayımlanmış yazılarımı bu sayfada bulabilirsiniz.

Merhaba!

April 1, 2017Onur0 Comments

Kendimi psikoterapist koltuğunda bulduğum günden itibaren yaklaşık 13 yıl geçti. “Bulduğum” diyorum çünkü Türkiye’nin en büyük ve kalabalık psikiyatri hastanesinde başka şans yoktu; bir günlük asistan bile o koltuğa oturmak ve hastasını dinlemek zorundaydı.

İşin en az zorlayan kısmı ruhsal bozuklukları ve reçeteleri öğrenmek oldu. Kulağa klişe gelecek ama psikiyatriyi büyük ölçüde hastalardan öğrendik. Klişeyi aşan Bakırköy gerçeği ise şuydu: Türkiye’nin her yerinden gelen kalabalık hasta kitlelerini seri-üretim bir poliklinik-servis sisteminde eritmek zorundaydınız; zorunluluk en iyi öğretmendir.

Bu kaba-saba sürecin ilk günü, psikoterapi gibi incelikli bir işin miladı sayılmamalı diye düşünüyor insan. Ama öyle. Ahşabın, ince el işçiliğinden önce torna tezgahından geçmesi gerekiyor. Dahası, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, toplumsal gerçekliğin en dolayımsız aynasına dönüştüğü için tornaya girdiğiniz ilk gün kendinizle yüzleşme zorunluluğuyla karşılaşıyorsunuz. İşte belki de psikoterapinin en incelikli yanı burada: psikoterapist işe, içe dönerek başlıyor. Bakırköy bunu bir kaçınılmazlık olarak dayatıyor ama bu dayatma zamanla bir çağrıya dönüşüyor. Belki de o yüzden, irrasyonel olanın kuramı psikanalize, Bakırköy’ün irrasyonel evreninden yönelmek sanıldığından daha kolaydı.

İnce işçilik yani gerçek anlamda psikoterapi pratiği ne zaman başladı? Çalışma ortamı ve seans sürelerini belirleme özgürlüğü bu anlamda milat sayılabilir. 2011 yılının başında özel sektöre ilk adımı attıktan sonra daha kesintisiz ve o yüzden daha keyifli ve tatmin edici bir sürece girdiğimi söyleyebilirim. Ama bana göre meslek hayatımdaki en önemli dönüm noktası psikanalizle Lacan üzerinden tanışmamı sağlayan eğitime katılmamdı.

2007 yılında Malatya’da yapılan Psikiyatri Güz Okulu’na katılana kadar Bakırköy’de rivayetlerden dinlediğim ve bir kaç yazısını okuduğum Freud, bana çekici gelmemişti. Pozitivist düşünme biçimine alışkın bir zihnin, id-ego-süperego; oral dönem-anal dönem- fallik dönem, ödipus gibi “uydurma” görünen kavramlarla kurama ısınması zor oluyor. Bakırköy’ün kaba-saba koşulları, haşmetli şeflerin kuramla ilgilenen uzmanlarla dalga geçer tutumları, psikanalitik kuramları anlatan eğiticilerin kavramlarla sınırlı kalması vb öyle bir iklim yaratmıştı ki işlenmemiş ağacın filizlenmesi için fazlaca kuraktı ilk bakışta bu iklim. Fakat yukarıda da söylediğim gibi bu kaba-sabalık farklı bir itkiyle epey tomurcuğun patlamasına da neden oldu.

Benim şansım işte o Güz Okulunda döndü, Cem Kaptanoğlu ile tanıştım. Yaklaşık 1 gün boyunca Freud’u Lacancı okuma ile Cem Hocadan dinledikten sonra, kreşendo senfoni eşliğinde kafamın üzerinde beliren parlak bir ışık imgesini çağrıştıran aydınlanmamı yaşamıştım. Hayata psikanalizin gözlüğüyle bakmayı öğrenmek için zehrin bir yerden kanınıza girmesi gerekiyor. Ne yazık ki psikiyatri eğitimi çoğu zaman bu anlamda fazlaca steril kalıyor. Psikanalize ve psikanalitik düşünmeye klinik alanın dışından (edebiyat, sinema vb) yönelimin daha fazla olması ilginç değil mi?

Ben, 2007’de kişisel düzeyde bir tür epistemolojik kopuş yaşamıştım ama (psikanalitik yöntemle çalışan) bir psikoterapist olmak için epey yolum vardı. Sonrasında, Cem Hocanın saatlerce derslerini dinleme şansım oldu, hatta bu eğitimin sonunda TPD’nin psikoterapi eğiticilerinden biri oldum* ama yolun ilerisinde bir tatmin noktası henüz görünmüyor. Belki de öyle bir nokta yoktur.

Aşırı idealize ettiğim düşünülmesin, psikanaliz doğası gereği tamamlanabilir bir şey değil. Kıymetini dinamik bir yöntem olmasından alıyor. Ve önemli bir ayrıntıya da dikkat çekmeliyim; Freud’un tarihe ilk neşteri vurmasının üstünden yüzyıldan uzun zaman geçmesine, psikanalizden köken alan çok sayıda farklı okulun kurulmasına ve psikanalizin toplumun bütün düşünsel süreçlerine bir şekilde yıkıcı etkisiyle yayılmasına rağmen, “psikanaliz” deyince akla ilk gelen imge çoğu zaman “divan” oluyor. Hatta buna ek olarak, eğer yolunuz divandan geçmediyse pek çok psikanaliste göre uğraştığınız şeye psikanaliz denemez. Hem Freud sonrası okullar arası bitmeyen sürtüşmeler, hem de psikanalizin bir bilimsel yöntem olarak önlenemez biçimde kamusal alana yayılması nedeniyle psikanalizin kime ait olduğu tartışması hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Ben şimdilik bu tartışmaya girmemekten yanayım.

Sözünü ettiğim yolculuğun en verimli geçen altı yılı geride kaldı. Pek çok öykü, kuramsal sorgulama ve yazı konusu birikti. Bu nedenle hem zihnimdekileri ekranda görme ihtiyacı, hem de bu vesileyle yapacağım kuramsal çalışmalara bir tür çerçeve oluşturması niyetiyle kişisel blog tadında bir web sitesi hazırlamaya karar verdim. Bir de açıkçası, psikoterapi için bana yönlendirilen ama ulaşamayan insanların sitemi nedeniyle biraz mahçubum.

Siteye düzenli olarak yazı koymayı planlıyorum. Başlarken daha önce çeşitli vesileler ile yazdığım ve çeşitli yerlerde yayımlanmış yazılarımdan bulabildiklerimi dolgu malzemesi olarak kullanacağım.

Dr Erdem Onur Özalmete