Dr Onur

Özalmete

Psikiyatrist & Psikoterapist


Blog Yazıları

Kişisel blog yazılarımı ve çeşitli dergi, kitap ve sitelerde yayımlanmış yazılarımı bu sayfada bulabilirsiniz.

Zombili göç öyküsü: The WALKING DEAD

April 20, 2017Onur0 Comments

the-walking-dead

Zombili göç öyküsü: The WALKING DEAD

* Psikesinema 3. Sayı, Ocak-Şubat 2016, Dosya konusu: “SİNEMADA GÖÇ VE RUH SAĞLIĞI”

Sinemada zorunlu göçü, yersiz yurtsuz olmayı veya bunlara yol açan savaşları ele alan pek çok film var. Kıyamet sonrasını anlatan yapımları da göçün ruhsallığını anlamak için kullanabilir miyiz? Veya her göçmenin küçük bir kıyamet deneyimlediğini söyleyebilir miyiz? Bunu düşünürken aklıma günümüzde epey ilgi gören seyirlik bir dizi geldi: The Walking Dead (Yürüyen Ölüler). Şimdilerde altıncı sezonu gösterimde olan dizi en çok izlenen diziler listesinde (IMDB) birinci sırada yer alıyor. Acaba neden birinci sırada?

Yürüyen Ölüler, hayatta kalanların öyküsünü anlatıyor. Savaştan kurtulan göçmenlerin hayatta kalma mücadelesi ile bir benzerlik olabilir mi diye düşünürken daha dehşetli bir şey dikkatimi çekti: acaba kurtulanlar değil de yürüyen cesetler mi göçmen? Yanıbaşımızda savaşa bağlı büyük bir yıkım var. Büyük kitleler çaresizlik içinde oradan oraya göç ediyor. Konforunu korumak isteyen toplumların, göçmenleri dikenli tellerin ardında ite kaka tutmaya çalıştığını, askerlerin göçmen teknelerini batırdığını izliyoruz televizyonlarda. Aynı dönemde, yürüyen cesetlerin sürüler halinde göç ettiği, hayatta kalanların onları dikenli tellerin dışında tutmaya çalıştığı bir dizi en çok izlenenler listesinde başa yerleşiyor.

Acaba insanlık göçmenlere yaptığı sınır dışında tutma çabasını zihinsel olarak kendisine de mi yapıyor?

Zombilerin altın çağı

Bu rahatsız edici soruları bir kenara bırakıp, Yürüyen Ölüler’den yola çıkarak zombi arketipinin peşine düştüm. İnternette küçük bir araştırmadan sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim: zombiler popüler kültürün önemli bir parçası haline gelmiş. Derya deniz bilgi var. Zombi ansiklopedisinden tutun, zombi yapımlarının fan kulüplerine, her yıl yapılan zombi yürüyüşlerinden zombi topluluklarına kadar büyükçe bir nüfus zombilere kafayı takmış.

İçeriği mizahi bir dille oluşturulmuş ve son derece bilimsel nitelikte bir internet sitesi olan Zombi Araştırmaları Topluluğunun yazılarından birinde “zombilerin altın çağında olduğumuzdan” söz ediliyor. Zombiliğin nörobilimini de bulabilirsiniz, zombi salgınından korunmak için bilimsel referanslı yönergeleri de. Başka galaksilerdeki zombi salgınlarına ilişkin istatistikleri hesaplayan simülasyonlara bile rastladım. Kısa araştırmanın sonunda kendi adıma şunu söyleyebilirim: bir zombi salgınına hazırım!

Zombi kavramı günümüzde daha çok, yürüyen ve insan eti yiyen akılsız cesetler için kullanılıyor. Kavramın kökenine bakınca Afrika çıkışlı Karayip insanına ulaşıyorsunuz. Haitideki kullanımında ölümsüz bedenlerin arkasında mistik bir güç var: Kara büyü veya Vudu ile kontrol altına alınmış yürüyen ölüler. Zombi, Karayiplere Kongo’dan gelmiş. Kongo’da “Nzombi” Tanrı demekmiş.

Popüler kültürdeki zombilerin mistik güçlerle ilişkisi yok. Ya bir virüs salgını oluyor veya kimyasal, radyoaktif bir fiziksel etken cesetleri hareketlendiriyor. Popüler zombiler akılsızlar, yavaş hareket ediyorlar, kendilerini savunmak gibi bir niyetleri yok. Çürümekte olan bedenlerinden geriye bir sindirim sistemi kalmamış olsa da insan etine düşkünlükleriyle tanınıyorlar. Hatta mücadeleden geriye sadece bir kafa bile kalmış olsa, artık neresine yiyecekse, hala insan eti yemeye çalışıyorlar. Zaten ölü oldukları için klasik yöntemlerle öldürmeye çalışmanızın manası yok. Tek bir yol var, kafalarını patlatmak.

Kafa patlatmak ve kan fışkırma sahneleri sinema tarihinde başlarda ucuz bütçeli, bir nevi merdiven altı filmlerin sinemayla, seyirciyle dalga geçen ve dalga geçilen pornografik unsurlarıyken, bugün sinema dilinde kendine saygın bir yer edindi. Hollywood’un Altın Çağı denilen dönemde sinema salonlarında asıl filmden önce gösterilen kısa metrajlı ucuz filmler (ki bunlara B Film deniyor) zombilerin asıl yaşama alanıydı. Bugün kültürel anlamda zombilerin saygın bir yeri var. Belki de kültürel bir zombi salgınından söz etmek mümkün. Savaşın ve göçün televizyonlardan seyredildiği bir dönemde ilginç bir tesadüf değil mi?

Yaşayan Ölülerin Gecesi

Zombilerin ucuz filmlerden bol paralı “klas” filmlere transferi de, kültürel bir fenomene dönüşmeleri de George Romero’ya bağlanır. Buna göre popüler kültürdeki zombi arketipi aslında Romero’nun 1968 ABD yapımı bağımsız kült filmi “Yaşayan Ölülerin Gecesi” ile başlar. Film ilk gösterime girdiğinde epey sansasyon yaratmış. Filmdeki sansürsüz dehşet sahneleri ve esas karakterlerin dahi ölümüyle biten umutsuz atmosfer dönemin konformist orta sınıfına ağır geliyor eleştirmenlere göre. Bu nedenle filmin olumlu eleştirileri şu noktada ortaklaşıyor: Soğuk Savaşın ve Vietnam Savaşının arkasındaki huzurlu Amerikan toplumu basit bir korku filminin etkisiyle kendisiyle yüzleşmeye zorlanıyor.

Yanı başınızda savaş oluyorken görece huzurlu orta sınıf yaşantısı içinde bastırılmış olan şiddet bu tür filmlerde temsile mi dönüşüyor? Romero’nun filmi için gittikçe olumlu bir eleştiriye dönüşen sansürsüz şiddetle ilgili bu yorum dönemin insanlarına Vietnam işgalini işaret ediyordu. Kimyasallarla, napalm bombaları ile yakılan, parçalanan bedenler o kadar da uzak değildi. Bir kere gerçekti. İkincisi Amerikan rüyasının huzurlu sessizliği dışarıda işleyen bir savaş makinesinin sayesinde oluyordu. Üçüncüsü savaşı dışarıya atmış toplumsal alan aslında parçalayıcı savaş imgelerini kendi bilinçdışına bastırmaktaydı.

Romero’nun protest zombileri günümüzde yerini ana-akım bir biçime bıraktı. Zombi, vampirlerin, hortlakların, kurt adamların tahtını ele geçirdi. Bununla birlikte kafa karıştırıcı, insanı limitleriyle yüzleşmeye zorlayan zombi imgesinin yerinde hamburger bolluğunda, hızlı tüketilen yeni bir imge var. TWD’te de zombi, filmin esas karakteri olmaktan çok uzağa düşmüş durumda. Her bölümde beş on patlayan zombi kafası görüp geçiyoruz. Arada kadro dışı kalan oyuncuları prodüksiyonun insan kaynakları bölümüne götürme işlevi görüyorlar, bir iki ısırık alıyorlar, oyuncunun sözleşmesi bitiveriyor.

Yürüyen Ölüleri benim için ilgi çekici kılan zavallı zombileri değil. Kıyamet sonrasını işleyen senaryo ve görüntüler üzerine ise söylenecek çok şey var.

Kıyamet sevgisi

Kıyametten kasıt dünyanın bütün türleriyle birlikte yok olması değil bu arada. İnsanın kurduğu toplumsal sistemin çöküşü işleniyor pek çok örnekte. İnsandan sonra dünyayı resmeden kurguların modern insan için bir çekiciliği var. Çok sayıda kişide kıyamet sonrasına olan hayranlığın, onun kaygı giderici etkisiyle ilişkili olduğunu gözlemledim. İnsanlığın yok olduğu senaryoları okumak, izlemek ciddi ciddi rahatlama yaratıyor! Acaba bu inkarla mı ilgili yoksa “insan bütün dertleriyle birlikte yok olsun da hepimiz kurtulalım” gibi bir duyguyla mı?

İnsanlığın çöküşünün çok uzakta olduğuna inanmaya yatkın bir zihnimiz var. Bırakın bütün insanlığı kendi ülkemizi veya kendi güvenli alanımızı yıkılmaz olarak algılıyoruz pek çoğumuz. Çocuksu duygumuz şöyle işliyor: kıyameti engelleyecek görünmez bir el var, işler iyice sarpa sardığında koşup, “durun çocuklar yapmayın!” diyecek, nizamı sağlayacak bir baba hep var.

Büyük yıkıma yol açan savaşlarda da öyle mi oluyor acaba? Kısa bir arayla gerçekleşen iki Dünya Savaşının ardından insanlık böyle bir uzlaştırıcı, sınır koyucu babanın gerekli olduğunu biraz olsun anladı. Hele ki olası bir üçüncü savaşın nükleer kıyamete yol açacağı tartışmasız bir gerçekken bu bir zorunluluktu. Birleşmiş Milletler kuruldu, İkinci Dünya Savaşı sonrası iki nükleer güç yazılı olmayan bir sürdürülebilir savaş anlaşması imzaladılar: Soğuk Savaş. Dr Strangelove filmindeki gibi bir çılgının tek bir kırmızı düğmeye basarak kıyameti başlatmasının da önüne bir şekilde geçildi. İki taraf da kendi savaş makinelerine kurumsal bir yapı kazandırarak ve küçük vekalet savaşları yoluyla toplu bir yıkımı engellediler.

Barış anlaşmasının üzerinden çok zaman geçti

İnsan çocuksu özellikleri olan bir tür ve bu değişmedi. Bölgesel bir çılgınlığın bütün dünyayı ataşe veremeyeceği, bunu önleyen bir uzlaştırıcı babanın, kurumsal mekanizmanın olduğuna dair naif bir inancımız var. “Olur mu canım?” diyoruz, ülkenin uyum sağlayamayacağımız, önlem alamayacağımız bir hızla yangın yerine dönme olasılığına: “Mutlaka bir yol bulunur, uzlaşma sağlanır”.

Kim bulacak çözüm yolunu? Kimler uzlaşacak? İşte o çocuk gözlükleriyle baktığımız yerden tam göremediğimiz ama orada bir yerde var olduğuna inandığımız, güvendiğimiz, güvenmek istediğimiz anne var, baba var: kurumlar var, Birleşmiş Milletler var… Eğer fazla antiemperyalist takıntılarımız yoksa, “ABD var. NATO var. İzin verirler mi ülkenin çökmesine?”. Neden vermesinler? Omurgasızlık yoluyla da olsa “Onlar için çok işe yarıyoruz” çünkü, “Türkiye’den vaz geçemezler.”

Evet doğru, savaşın bir rasyonalitesi var. “O kadar da olmaz canım” dedirten sınırlar mutlaka vardır: “Yok artık! Suriye iç savaşı nükleer savaşa dönüşmez” diye düşünmek akla uygundur. İnsanlığın ve kurduğu toplumsal düzenin aklıselimle işlediğini düşünmeye eğilimliyiz. Buradan bakınca evet savaşın sınırları vardır, bir yerden görünmez bir rasyonel etki gelir ve bizi hizaya getirir. Atar yapan, gider yapan liderler de bu rasyonel gücün etkisi ile tarihin içinde zararsız birer TV şovmenine dönüşür.

Çocuksu saflık ve büyüklenme

Büyük yıkımlardan sonra yazılan çizilen pek çok şey olmuş, filmler, belgeseller çekilmiş. Bütün bunlar koca bir epik öyküyü anlatıyor bizlere. Siyasal analizleriyle, acı dolu öyküleriyle, kahramanlık destanlarıyla… Bugün TV’lerde bolca gördüğümüz siyah kravatlı, çok bilgili abilerin ekonomi-politik analizlerine veya savaşın tarihsel arka planına değil de birazcık sıradan insana ait resimlere odaklanalım. Savaştan bir gün önceki sıradan yaşamlara bakalım. Oradaki insanın günlük hayatındaki naiflikle bizim bugünkü “Yok canım!” halimiz arasında fark var mı?

İnsanın, çevresindeki düzenin kendiliğinden sonsuza dek işleyeceğine ilişkin çocuksu inancının kökenleri nereye uzanıyor? İnsan ruhsallığı öz itibariyle iç ve dış arasındaki ayrımı böyle bir inanış üzerinden inşa ediyor. Ruhsal yapı kaosa direnerek var olabiliyor. Bastırıyoruz, görmezden geliyoruz, akılcılaştırıyoruz. Daha erken döneme dönersek, parçalanmış beden imgelerini, ona ilişkin özsel dehşeti (bugün rasyonalite, kurumlar, koruyucu bir el, anne baba ile devam ettirdiğimiz) birinci ötekinin sevgi dolu yüzünde, başka deyişle ötekinin aynasında bütünlüyoruz.

Burası insan bilincinin çıkış noktası: parçalı beden, annenin arzusuyla kurulmuş aynada bütünleşmiş bir bebeğe dönüşüyor. Bir yanılsamayla da olsa tamlık deneyimi yaşayan bebeğin “ben” ve “öteki” algısı gelişiyor. Soyut varoluş deneyimi ve dolayısıyla bilinç, bu ayrışmada belirmeye başlıyor. Devam ettikçe o bebek sevilebilir, güvende hissedebilir bir kendilik imajını içselleştiriyor. Yola devam ediyoruz, onun varlığını bildiğimiz ölçüde kendimizi bütünleşmiş hissettiğimiz içsel öteki, inandığımız kutsalda, kurumlarda, savaşı engelleyecek rasyonel güçte cisimleşiyor.

Yani söz konusu naiflik, ekonomi-politik cahilliğimizden, iyimserliğimizden değil. İnsanın ontolojik yapısı bunu gerektiriyor. Tehlike de burada başlıyor. Çünkü sistemin kendiliğinden işlediğine dair inanç, sistemi sürdürmekle mükellef olanlarda da mevcut ve genellikle büyük yıkımın düğmesine de onlar basıyor, sonunu düşünmüyorlar: düşünemiyorlar.

Sonunu düşünememenin bir tarafı çocuksu saflıksa, öbür tarafı çocuksu büyüklenme duygusuyla ilintili. Zafer kazanma ve hükmetmeye dönük her muktedir plan, analitik bir zekadan değil sınırlanamayan büyüklenme fantezisinden köken alıyor. Savaş ve işgalin “feasible” olduğuna ikna olup da mı savaşları başlatıyor muktedirler? Belki de akılcı anlamları sonradan yüklüyoruz.

Kıyametin en iyi dostu: inkâr

Savaşın ve olası bir kıyametin, tarihin işleyiş dinamikleri, üretim ilişkileri veya ekonomi-politik açısından geriye dönük olarak veya bilimsel bir gelecek tasavvuru bağlamında anlaşılmaya çalışılmasının anlamsız olduğunu düşünmüyorum ama her savaşı kendi rasyonalitesi ile açıklamanın bazı riskleri var. Örneğin Ortadoğu’daki savaşların temelde fosil yakıtlara hükmetme arzusu ile ilgili olduğu bir gerçektir ancak bununla ilgili yorumlar genellikle sivil toplumu oluşturan bireyler anlamında insan faktörünü dışarıda bırakır. Böyle olunca savaşın toplumu çökertmesi hesaplara ve istatistiklere indirgenir. Savaşa yol açan süreç insanın öznel etki alanının dışına atılır böylece. Buna göre toplumu oluşturan bireylerin yapabileceği bir şey yoktur. Bu algıya göre, savaş sizin dışınızdaki bir toplumu yok ettiyse bu, işin rasyonalitesi gereği olmuştur, yine aynı rasyonel güç sizi bir şekilde korur. Savaş evinizin kapısına gelene kadar bu akıl yürütme devam eder. İnsanların tamamına yakınının yok olduğu kıyamet kurgularının seviliyor olmasının bir nedeni belki de bu inkara yol açan şeyle aynı: olanı biteni değiştirebileceğimize ilişkin bir inancımız yoksa inkarın başka bir biçimi olan nihilizme savruluruz.

Özellikle bölünmüş toplumlarda, tarihi toplumun değiştirebileceğine ilişkin bir beklenti olmadığı için kıyamet gelene kadar inkâr, kıyamet kapıya dayandığında ise panik ve kaos ortaya çıkıyor. Ortadoğu’nun totaliter yönetimlerle zorla bir arada tutulan toplumlarında da bu böyle, sinemanın Amerika’ya ilişkin öngörüsünde de: merkezi otorite çöktüğünde toplum hızla dağılabiliyor. Hem gerçek gelişmeler hem de filmler aynı şeyi gösteriyor. Toplum ne kıyametin öncesinde örgütlenebiliyor ne de sonrasında.

ABD yapımı postapokaliptik filmlerde sistemin hızla çökebildiğini ve çöküş sonrası mutlak bir kaosun hüküm sürdüğünü görüyoruz. ABD örneğinde kurumsal yapılar sağlam görünüyor ama onlar olmadığında toplumun kendi imkanlarıyla, dayanışarak çöküşe karşı direnebileceğine dair ne bir öngörü ne de bir inanç var. O yüzden neredeyse bütün Amerikan filmlerinde en ufak bir otorite boşluğunda sokaklar karışıyor, yağma ve vandallık başlıyor. Hayatta kalan az sayıdaki insan da dayanışmak yerine birbirlerini boğazlıyor.

Hızla çöken medeniyet

Yürüyen Ölüler’de, zombi salgınının yarattığı panikle sistem hızlı biçimde çöküyor. Doğaya ve kendi türünden düşmanlarına tankıyla, topuyla, uçağıyla, dev makine ve inşaatlarıyla meydan okuyan insanoğlunun kurduğu destansı sistem bir anda yok oluyor. Ancak salgınlara bağlı kıyametin savaştan bir farkı var: hemen her şey kabaca korunmuş olarak duruyor. Ama sokaklar bomboş, uçuşan kağıtlar ve yapraklar dışında tek görebildiğimiz aylak aylak dolaşan zombiler. Kaçmaya çalışırken bir yerde sıkışıp kalmış terk edilmiş arabalar, heybetli devletin bir işe yaramayan savaş oyuncakları sağda solda eğreti bir şekilde bekliyor. Zombiyle tank, uçak, füze kullanarak savaşılamadığını anlıyoruz ve acaba terörizme bir gönderme mi var diye düşünmeden edemiyoruz…

Zombilerin yarattığı korkuyu saymazsak aslında görüntü hiç de fena değil. Bütün sokaklar, binalar, eşyalar, her şey hayatta kalan insanlara kalmış. Sınırsız bir özgürlük alanı var. İstediğiniz yerde kalabilir, istediğiniz şeyi kullanabilirsiniz. Küçük de olsa size ait korunaklı bir yeriniz olsun. Biraz tohum bulun, bitki yetiştirin, bir iki hayvan besleyin… Yürüyen Ölüler’deki kurtulanlar bazen böyle imkanlara kavuşuyor. Aranırken bazen öyle kaynaklar buluyorlar ki insan onlarla birlikte seviniyor. Ya da cezaevindeki hücrenin sevimsiz yatağı dünyanın en rahat ve güvenli yeri haline geliyor.

Özdeşim kurduğumuz karakterler güvenli ve yaşanabilir bir yer bulduklarında paylaştığımız rahatlama uzun sürmüyor ama. Güvenli yerin dışarıdan gelen cesetler ve daha da tehlikeli olan diğer kurtulanlar tarafından işgal edilmesi olasılığına karşı tedirginliğe ortak oluyoruz. Ölü veya diri göçmenleri öldürme pahasına sınırların dışında tutmamız gerekiyor.

Dizide, dayanışarak, barış içinde bir arada yaşamaya ilişkin hiç bir deneyimin iki-üç bölümden uzun sürmediği dikkat çekiyor. İlla ki ya içeride ya da dışarıda bir çatışma çıkıyor. Kıyamet sonrasında insanların bütün dertleriyle birlikte yok olup gitmesinin, geriye kalanların sorumluluktan, süperego baskısından kurtulmasının yarattığı rahatlama, küçük, çocuksu bir güvenli alana sığınmanın huzuru falan korunabilir bir şey değil dizide. “Zaten bütün insanlık yok olmuş, neyin kavgasını veriyorsunuz?” diyesi geliyor insanın. Sağ kalan azıcık insanla bile umudunuzu koruyamadığınızda, sizi kıyamet sonrasını sevmeye yönelten nihilizminizle baş başa kalıyorsunuz. Öfkeli bir sevgi oluyor bu ama, “Oh her şey bana kalacak” gibi çocuksu bir huzur isteği değil, daha çok “Müstahak bu insanoğluna!” duygusu…

Niye kıyamet koptu?

İnsanoğlu henüz büyümemiş, olgunlaşmamış bir tür. Çocuksu ama son derece tehlikeli bir büyüklenme hissiyle, istila etme dürtüsüyle önce büyük yıkımlar yaratıyor sonra biraz olsun olgunluk yapıp dayanışma ile bu yıkımı onarma çabasını bile sürdüremiyor. En azından bulunduğumuz coğrafyada bu böyle. Baskın toplumlar, yakınlarında bir savaşa yol açıyor sonra oradan gelen insanları sopalarla dürte dürte dışarıda tutmaya çabalıyor, ateş kendilerine biraz olsun sıçrayınca panikliyor, daha da saldırganlaşıyor, düşmanlaşıyor…

Çocukken bizim orada zombiye “zonbi”, bombaya “bonba”, Rambo’ya da “Ranbo” denirdi. Kavgaya tutuşsalar, “Brucelle” mi döver, “Vandaym” mı döver iddiasına girerdik. VHS kaset kiralar, “trash” filmlerin vurdulu kırdılı, kan fışkırmalı sahnelerinde “Uff ne biçim!” diyerek heyecanlanırdık. Şimdi düşünüyorum da aradan 30 yıl geçti, ne coğrafya değişti, ne filmler değişti ne de biz değiştik. Sonra da “Niye kıyamet koptu?”…

Onur Özalmete